1 Ağustos 2010 Pazar

İstanbul - Londra

23.08.2009

İstanbul - Londra
THY- 8:30 uçağı

* 30 dakika rötarlı kalktı. İngiltere ile Türkiye arasında iki saat fark var. Üç buçuk saat sonra Heathrow havaalanına vardık. Heatrow havaalanı biraz eskimiş gibi geldi bana. Yıllar önce ilk görüğümde çok etkilenmiş olduğum havaalanı dünyanın en önemli meydanlarından biri. Şimdi biraz eprimiş, sanki o görkemini yitirmiş. Bizim havaalanlarımız da artık çok güzel, yeni ve modern, o yüzden mi acaba eskisi kadar beğenmedim Heathrow'u? Ama, her zamanki gibi THY uçaklarını alanın en uzağına park ettiriyorlar ve valiz alma alanına kadar uzunca bir yol yürümek zorunda kalıyoruz. Neyse, ben yıllar önce İstanbul -Londra uçaklarına Türk yolcular bindikten sonra dezenfektan sprey sıkıldığı günleri de hatırlarım. Prestij anlamında yine de uzunca bir yol katettik.
* Seyahate annem, babam, kızkardeşim ve ben çıktık. Uzun zamandır ilk kez dördümüzün birarada yaptığı yurtdışı seyahatlerinden biri bu. Yurtiçi gezileri birlikte yapma olanağı daha sık doğsa da, yurtdışı geziler için biraraya gelmek biraz zor. O yüzden mutluyuz.
* Şansımıza THY'nin yeni satın aldığı Boeing uçağı, Business Class'ında uçuyoruz. Ayaklarımızı uzatabiliyor, film izleyebiliyor, internete girebiliyor, istersek bacaklarımızı uzatarak battaniyelerimizi çekip uyuyabiliyoruz. Yani yanınızda sizi sıkıştıracak, uyurken üzerinize devrilebilecek biri veya ağlayan bir çocuk yok çünkü koltuklar münferit. Koltuklar masaj yapabiliyor. İsterseniz yol boyu masajda tutabilirsiniz. Bu nedenle yolculuk kısa sürdü gibi geldi. her zaman bitmek bilmeyen yol , göz açıp kapayıncaya kadar geçti.
* Earl's Court'da Mansion Houses adlı apartmanlarda kalıyoruz. Eskiden asillerin yaşadığı bir apartman bloku bu. ''Noble Houses'' olarak da geçiyor ismi. Yüksek tavanlı, geniş odalı ve salonlu bir ev. Ev labirent gibi. Salonla birlikte altı oda bulunuyor. Bir oda eskiden hizmetçi odasıymış çünkü mutfağın arka tarafında kalmış, ancak dekorasyonu diğer odalar kadar güzel. Eve eski antika İngiliz, Viktoryen mobilyalar hakim. Yemek odası salondan ayrı ve daha da büyük, kocaman bir oda. Eskiden yemeğe insanları neden zil çalarak çağırdıklarını anlamış bulunuyorum. Ev o kadar büyük ki aksi takdirde yemeğin hazır olduğunu duyurmak imkansız. Tabii, İngiltere'deki her yer gibi eşyalar biraz eskimiş, daha doğrusu eski antika eşyalar yeni gibi korunmaya çalışılmış. Cilaları, bakımları yapılmış ama yine de eskimişler.
* Buna karşın banyolar ve mutfak son teknolojilere göre yenilenmiş. İngilizler küvette yıkanmaktan ne zaman vazgeçecekler bilmiyorum. 1980'li yıllarda İngiltere'ye geldiğimde, duşu hiç tanımıyor, kullanmıyorlardı. ''Duş var mı ?'' diye sorduğunuzda yüzünüze boş boş bakıyorlardı. Daha sonra, küvetlerine duş adapte etmeyi denediler. Ancak, tam barışamadılar duşla ! Ya doğru dürüst çalışmaz, ya kordonu yetmez, ya da kullanımı zordur. Şimdi ise çok şık son teknoloji duşlar koymuşlar. Yine de eğreti duruyor, belli ki çok sık kullanılmıyorlar. Bu çok komik. Biz ise onlar gibi kuvet doldurup, durağan suda yıkanmayı , durulanmadan sudan çıkmayı pek sevmeyiz. Su akar vaziyette olacak ve gidecek. İngilizler gibi yıkanırsa insan, nasıl temiz olur, gerçekten bilmiyorum. Sanıyorum bu az su kullanma alışkanlığı İngilizlerin genlerine işlemiş. Sanayi devrimi sırasında o denli büyük bir çevre kirlenmesi yaşamışlar ki, yıkanmak ne kelime, içmek için bile zor su bulmuşlar. Ayaklarını soda ile yıkamak zorunda kalmışlar. Thames nehri o kadar kirliymiş ki, ayaklarını bile sokamazlarmış. Neyse şimdi biraz temizlenmiş. Ama o yılların eskiliği, kiri, pisi, pasağı hala durmakta - metroda, yollarda, binalarda. Bu yıl biraz daha temiz buldum Londra'yı. Turist daha az, ondan olabilir, Turistin daha az olması da 2008'de yaşanan global ekonomik krizden olsa gerek. Normalde Londra'da Picadilly, Oxford Street, Hyde Park gibi bölgelerde, buralar çok turistik olduğu için kalabalıktan yürümek oldukça zordur.
* Sigara yasağı için burada da kampanyalarla destekleniyor. ''Dumansız Hava Sahası'' sloganı ve afişlerini nereden esinlenerek yaptıklarını anlamış bulunuyorum. Biz Türkler hazır fikirleri çok severiz. Çok pratiğizdir. Yeni fikirleri hemen alıp uygulamakta üstümüze yoktur. Hem, ne diye kafa yoracağız, o fikre yatırım yapacağız? Hazır bizim için düşünmüşler, yaratmışlar, çalışmışlar, hazırlamışlar, yatırım yapmışlar. Deli miyiz biz ?

21 Temmuz 2010 Çarşamba

TÜRKİYE'NİN KARADELİĞİ
Türkiye' de kocaman bir karadelik var. Oraya yaklaşanı, dikkatsizce salınanı, boş bulunanı Bermuda Şeytan Üçgeni gibi içine çekiyor, yok ediyor. Kurtulan olursa da bir daha kendine gelemiyor. Bu karadelik Türkiye'nin doğusuna düşüyor ve binlerce bilinmeyen gizleri içinde saklıyor. Burada öyle güçlü manyetik bir alan oluşmuş durumda ki, neredeyse tüm ülkeyi çekip içine alacak, hatta yakınlarındaki bir iki ülkeyi dahi yalayıp yutacak; o denli doymaz, durulmaz, huzursuz bir karadelik bu.
Her karadelikle ilgili olduğu gibi, bu karadelikle ilgili de çeşitli teoriler ortaya atılıyor. Hiç birinin doğruluğu tam olarak tesbit edilemiyor, kanıtlanamıyor. Bermuda Şeytan Üçgeni ve Atlantis ile ilgili olduğu gibi sayısız teorilerden hiç biri tam olarak ikna edici olamıyor, içimize sinemiyor. Her gün, sadece delikten içeri kaçıp giden canlara bakıp, afallayarak, üzüntümüzü içimize atarak geçiyor. Bugün doğru dediğimiz teori, yarın gerçekçi gelmiyor, ''bu da değil sebep'' diyoruz. Bu devasa karadelik hergün öyle değişik ve büyük ilüzyonlar yaratıyor ki !
Deliğin girişinde göğe yükselen koca dağlar gel gel yapıyor, kandırarak yanına çektiklerini yalayıp yutuyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunduğu varsayılan, medeniyetleri içine çekerek yoketmiş olan karadeliklerden bizim tarafta payımıza düşen bu dehşetengiz cengaver. Korku, ürperti, merak, kuşku, pişmanlık, kin, üzüntü gibi duyguların hepsini birden harekete geçiriyor. Karadeliklerin uzaylıların işi olduğu da söyleniyor. Uzaylılar, dünyadan almak istedikleri canlı varlıkları bu delikler sayesinde alabiliyorlarmış. Fakat nereye gidiyorlar, neden götürüyorlar, neye hizmet ediyorlar bilen yok. Çok bilinmeyenli bir denklem var ortada hiç kimsenin çözemediği. Stephen Hawking'in yıllardır incelediği ''Kara Delik'' fenomeni, hemen her gün yaşanıyor bu topraklarda...