7 Mayıs 2015 Perşembe

Avustralya - Sydney Yolculuğu

Sydney yolculugu: 

* 24 agustos 2013 tarihinde kuzenim Tülin abla ile yola ciktik. Singapur havayollari ile yolculuk ettik. Cok basarili bir havayolu. Hostesler cok kibar ve caliskanlar. Bir dakika bile durmadan hizmet ediyorlar, bos kaldiklarinda ise ellerinde tepsilerle çöpleri topluyorlar, baska hic bir havayolunda bunu görmedim. 

* 10 saatte Singapura gittik, oldukca uzun bir yolculuk. 4 saat havaalaninda bekledik, bir 9-10saat daha gittik. Ucagin koltuk araliklari oldukca genis Allahtan, rahat oturuluyor.

* Ikinci yolculuk cok rahatsiz gecti. Bayagi sik turbulansa girdik, ozellikle Tayland uzerinden giderken. Cok yorulmustuk belki o yuzden, ve bu kadar uzun sure oturdugumuz icin sanirim. Arada bir yurumemize ragmen, 20 saatlik ucus cok yorucu.

* Ilk ucusta uc kisilik koltukta aramiza kimse oturmadi, rahat gittik. Ancak ikinci yolculukta aramiza bir kisi geldi, sikistik, Hintli bir cocuk. 15 sene ABD' de yasamis, sonra Singapur ve Avustralya. Bize biraz bilgi verdi, biz de ona yanimizdaki yiyeceklerden verdik. Seker ve kibar bir cocuktu.

* Ilk gun önceden kiralamış olduğumuz evimize gittik. Barcom Avenue . East Sydneyde, biraz sehir disi, ne cok iyi ne de cok kotu bir yer, ancak cok sakin, etrafta su alacak bir bufe bile yok, ancak Victoria Street e cikilirsa her şey var, o da 10 dakika yurume yolu. 

* Yine de cevreyi sevdik. Tipik Viktoryen Avustralya evlerinin oldugu bir sokakti. Ancak iki kotu surpriz bizi bekliyordu. Ev, guzel, buyuk, 2 oda , 2 banyo , koca salon ve mutfak. Ancak yastiklar ve carsaflar cok kotu kokuyordu. Neyse onlari degistirttik. Ancak sabah 7 de asfalt delme makinasinin sesiyle uyandik, apartmanda insaat varmis. 

* Bir hafta kaldiktan sonra Meriton Serviced Apartments Campbell Street'e gectik. Chinatown da, gayet guzel ve temiz bir yer, oldukca merkezi. Biraz kucuk ama hic degilse gurultu yok. Keşke ilk günden burda kalsaydık dedik.

* Ilk gun Darling Harbour Elizabeth Street Market Street deki alisveris merkezlerini gezdik. Ancak buralara gidisimiz ve donusumuz biraz macerali oldu. Yollari karistirip cok yuruduk. Victoria Street, Oxford Street, Darlinghurst arasinda donduk durduk.

* Ilk gun adam basi 44 aud ( Avustralya Doları ) vererek bir haftalik bilet aldik, her yerde gecen bir bilet, otobus, tren, vapur, hafif rayli sistem vs.

* Ikinci gun Circular Quay e gittik, Sydney Opera House ve meshur Sydney koprusu burdaymis, resim cektirdik, etrafa bakindik, bir budha sergisi vardi, ona baktik. Oradan Rocks a gittik, en eski yerleşim yerlerinden biri.

* Ucuncu gun Paddingon ve Bondi Beach e gittik. Bondi Beach'in dunyanin en unlu plajlarindan biri oldugu soyleniyor.

Sydney'de gordugumuz yerler:

Kings Cross
Darlinghurst
Victoria st. 
Oxford street- Willliam street -Elizabeth street -George street -Liverpoll street- 
Pitt street -Market street
Darling Harbour
Sydney Opera House - Sydney Koprusu
Padddington-Paddington Market
Surry hills
Queens
China town
Hay market
Spanish quarter
Fish market
Pyrmont
Double bay
Rose bay
Hyde park
Central station
Town hall station
Bondi junction
Bondi beach
Edgecliff
St. Marys cathedral
Martin place
Queen Victoria Building
Glebe
Manly beach
Watsons bay
The Rocks
Lunapark
Australian Natioanal Museum
Sydney Tower Eye-Westfield Tower
Kirribilli
Milsons point
Mosman
Ruschetters bay
Woollahra
Paddy's markets
Rosebaystreet= sik magazalar, antikacilar
Pitt strreet= Karlangu Aboriginal Art, İranli aile'nin mağazası
Crown street= kafeler, magazalar, ev esyalari
William street
Geoege street= en sevdigim cadde
David Jones= en buyuk department store
Chemist warehouse= indirimli vitaminler
Myers= ikinci buyuk department store
Westfield kulesi
Westfield Bondi Junction alisveris merkezi
Coles supermarket
Manly adasi= hafta sonu gidilen buyuk plaj
Woolworths supermarket
The Rocks = en eski yerlesim yeri, koprunun alti, guzel bir pazari var
San churro= glebe de cikolataci, chilli cikolata, ispanyol
Double bay= sik magazalar
Australian Museum
Mosman-military road
Burnt Orange=sik kafe, manzarasi bogaza benziyor, Mosman
Bondi Junction = merkez otobus duragi
Dunbar cafe
Watsons Bay=ilk gittigimiz yer , Serap abla goturdu, Sydney'in bir ucu-south head
Balmain=sik butikler, magazalar
Lunapark
Syney Opera House
Newtown-Sydney Universitesi'nin civarı
King's Cross= Sydney's red light district
Surry hills= ilk yerleşim yerlerinden biri, funky cafes
Edgecliff
Town hall station
Eastern suburbs= residansın olduğu yer, sık mahalleler
Anzac anıtı
Parramatta
Martin place
St. Mary's cathedral
Sydney Opera binasi

Tabii bir seyi anlamak zor: neden dunyanin obur ucunda Ingiltere'nin birebir aynisini yaratmaya calismislar? Hyde park, Victoria street, etc, Kralicenin sarayi, Londra planina uydurmaya calismislar , yeni bir yer insa etmek yerine.

* Ancak Sydney'de her ulkeden bir hava var: biraz New York, biraz Istanbul,
biraz Hamburg, biraz Londra, biraz Paris gibi. Her caddede baska bir esinti aliyorsunuz. 

* Ancak burasi her yerden daha medeni ve modern. Pespaye goruntulere hic rastlamiyosunuz. Dunyanin en gelismis ve huzurlu ulkelerinden biri. Insanlarin mutluluklari ve rahatliklari yuzlerine yansimis. Belki uzaklik bir tur meditasyon etkisi yaratiyor olabilir. Ancak aborijin mantra yi da hissedebiliyorsunuz. Ingilizler acaba Avustralya'da guilt trip'e ciktilar mi?

* Ulke cok buyuk bir ada. Bir ucundan diger ucuna ucakla yolculuk etmek 7-8 saat veya daha fazla surebiliyor. Ucaktan bakildiginda ucsuz bucaksiz col ve kirmizi topraklar ile hafif yukseltiler gorulebiliyor.

* Yerlesim ise sadece kiyi seritlerinde ve cok az bir bolgede. Yani nufus cok az toprak oranina gore.

* Dolayisiyla daha cok buyuk bir alana sahip. Bunun yanisira yeralti ve yerustu zenginlikleri ucsuz bucaksiz.








   

1 Ağustos 2010 Pazar

İstanbul - Londra

23.08.2009

İstanbul - Londra
THY- 8:30 uçağı

* 30 dakika rötarlı kalktı. İngiltere ile Türkiye arasında iki saat fark var. Üç buçuk saat sonra Heathrow havaalanına vardık. Heatrow havaalanı biraz eskimiş gibi geldi bana. Yıllar önce ilk görüğümde çok etkilenmiş olduğum havaalanı dünyanın en önemli meydanlarından biri. Şimdi biraz eprimiş, sanki o görkemini yitirmiş. Bizim havaalanlarımız da artık çok güzel, yeni ve modern, o yüzden mi acaba eskisi kadar beğenmedim Heathrow'u? Ama, her zamanki gibi THY uçaklarını alanın en uzağına park ettiriyorlar ve valiz alma alanına kadar uzunca bir yol yürümek zorunda kalıyoruz. Neyse, ben yıllar önce İstanbul -Londra uçaklarına Türk yolcular bindikten sonra dezenfektan sprey sıkıldığı günleri de hatırlarım. Prestij anlamında yine de uzunca bir yol katettik.
* Seyahate annem, babam, kızkardeşim ve ben çıktık. Uzun zamandır ilk kez dördümüzün birarada yaptığı yurtdışı seyahatlerinden biri bu. Yurtiçi gezileri birlikte yapma olanağı daha sık doğsa da, yurtdışı geziler için biraraya gelmek biraz zor. O yüzden mutluyuz.
* Şansımıza THY'nin yeni satın aldığı Boeing uçağı, Business Class'ında uçuyoruz. Ayaklarımızı uzatabiliyor, film izleyebiliyor, internete girebiliyor, istersek bacaklarımızı uzatarak battaniyelerimizi çekip uyuyabiliyoruz. Yani yanınızda sizi sıkıştıracak, uyurken üzerinize devrilebilecek biri veya ağlayan bir çocuk yok çünkü koltuklar münferit. Koltuklar masaj yapabiliyor. İsterseniz yol boyu masajda tutabilirsiniz. Bu nedenle yolculuk kısa sürdü gibi geldi. her zaman bitmek bilmeyen yol , göz açıp kapayıncaya kadar geçti.
* Earl's Court'da Mansion Houses adlı apartmanlarda kalıyoruz. Eskiden asillerin yaşadığı bir apartman bloku bu. ''Noble Houses'' olarak da geçiyor ismi. Yüksek tavanlı, geniş odalı ve salonlu bir ev. Ev labirent gibi. Salonla birlikte altı oda bulunuyor. Bir oda eskiden hizmetçi odasıymış çünkü mutfağın arka tarafında kalmış, ancak dekorasyonu diğer odalar kadar güzel. Eve eski antika İngiliz, Viktoryen mobilyalar hakim. Yemek odası salondan ayrı ve daha da büyük, kocaman bir oda. Eskiden yemeğe insanları neden zil çalarak çağırdıklarını anlamış bulunuyorum. Ev o kadar büyük ki aksi takdirde yemeğin hazır olduğunu duyurmak imkansız. Tabii, İngiltere'deki her yer gibi eşyalar biraz eskimiş, daha doğrusu eski antika eşyalar yeni gibi korunmaya çalışılmış. Cilaları, bakımları yapılmış ama yine de eskimişler.
* Buna karşın banyolar ve mutfak son teknolojilere göre yenilenmiş. İngilizler küvette yıkanmaktan ne zaman vazgeçecekler bilmiyorum. 1980'li yıllarda İngiltere'ye geldiğimde, duşu hiç tanımıyor, kullanmıyorlardı. ''Duş var mı ?'' diye sorduğunuzda yüzünüze boş boş bakıyorlardı. Daha sonra, küvetlerine duş adapte etmeyi denediler. Ancak, tam barışamadılar duşla ! Ya doğru dürüst çalışmaz, ya kordonu yetmez, ya da kullanımı zordur. Şimdi ise çok şık son teknoloji duşlar koymuşlar. Yine de eğreti duruyor, belli ki çok sık kullanılmıyorlar. Bu çok komik. Biz ise onlar gibi kuvet doldurup, durağan suda yıkanmayı , durulanmadan sudan çıkmayı pek sevmeyiz. Su akar vaziyette olacak ve gidecek. İngilizler gibi yıkanırsa insan, nasıl temiz olur, gerçekten bilmiyorum. Sanıyorum bu az su kullanma alışkanlığı İngilizlerin genlerine işlemiş. Sanayi devrimi sırasında o denli büyük bir çevre kirlenmesi yaşamışlar ki, yıkanmak ne kelime, içmek için bile zor su bulmuşlar. Ayaklarını soda ile yıkamak zorunda kalmışlar. Thames nehri o kadar kirliymiş ki, ayaklarını bile sokamazlarmış. Neyse şimdi biraz temizlenmiş. Ama o yılların eskiliği, kiri, pisi, pasağı hala durmakta - metroda, yollarda, binalarda. Bu yıl biraz daha temiz buldum Londra'yı. Turist daha az, ondan olabilir, Turistin daha az olması da 2008'de yaşanan global ekonomik krizden olsa gerek. Normalde Londra'da Picadilly, Oxford Street, Hyde Park gibi bölgelerde, buralar çok turistik olduğu için kalabalıktan yürümek oldukça zordur.
* Sigara yasağı için burada da kampanyalarla destekleniyor. ''Dumansız Hava Sahası'' sloganı ve afişlerini nereden esinlenerek yaptıklarını anlamış bulunuyorum. Biz Türkler hazır fikirleri çok severiz. Çok pratiğizdir. Yeni fikirleri hemen alıp uygulamakta üstümüze yoktur. Hem, ne diye kafa yoracağız, o fikre yatırım yapacağız? Hazır bizim için düşünmüşler, yaratmışlar, çalışmışlar, hazırlamışlar, yatırım yapmışlar. Deli miyiz biz ?

21 Temmuz 2010 Çarşamba

TÜRKİYE'NİN KARADELİĞİ
Türkiye' de kocaman bir karadelik var. Oraya yaklaşanı, dikkatsizce salınanı, boş bulunanı Bermuda Şeytan Üçgeni gibi içine çekiyor, yok ediyor. Kurtulan olursa da bir daha kendine gelemiyor. Bu karadelik Türkiye'nin doğusuna düşüyor ve binlerce bilinmeyen gizleri içinde saklıyor. Burada öyle güçlü manyetik bir alan oluşmuş durumda ki, neredeyse tüm ülkeyi çekip içine alacak, hatta yakınlarındaki bir iki ülkeyi dahi yalayıp yutacak; o denli doymaz, durulmaz, huzursuz bir karadelik bu.
Her karadelikle ilgili olduğu gibi, bu karadelikle ilgili de çeşitli teoriler ortaya atılıyor. Hiç birinin doğruluğu tam olarak tesbit edilemiyor, kanıtlanamıyor. Bermuda Şeytan Üçgeni ve Atlantis ile ilgili olduğu gibi sayısız teorilerden hiç biri tam olarak ikna edici olamıyor, içimize sinemiyor. Her gün, sadece delikten içeri kaçıp giden canlara bakıp, afallayarak, üzüntümüzü içimize atarak geçiyor. Bugün doğru dediğimiz teori, yarın gerçekçi gelmiyor, ''bu da değil sebep'' diyoruz. Bu devasa karadelik hergün öyle değişik ve büyük ilüzyonlar yaratıyor ki !
Deliğin girişinde göğe yükselen koca dağlar gel gel yapıyor, kandırarak yanına çektiklerini yalayıp yutuyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunduğu varsayılan, medeniyetleri içine çekerek yoketmiş olan karadeliklerden bizim tarafta payımıza düşen bu dehşetengiz cengaver. Korku, ürperti, merak, kuşku, pişmanlık, kin, üzüntü gibi duyguların hepsini birden harekete geçiriyor. Karadeliklerin uzaylıların işi olduğu da söyleniyor. Uzaylılar, dünyadan almak istedikleri canlı varlıkları bu delikler sayesinde alabiliyorlarmış. Fakat nereye gidiyorlar, neden götürüyorlar, neye hizmet ediyorlar bilen yok. Çok bilinmeyenli bir denklem var ortada hiç kimsenin çözemediği. Stephen Hawking'in yıllardır incelediği ''Kara Delik'' fenomeni, hemen her gün yaşanıyor bu topraklarda...